Amerika’yı hasta eden adam!
Posted on Nisan 05th, 2008 in Sinema) by Gökhan Kırtaş | Toplam 82 kez okunmuş.
Tagged Under : hasta
Michael Moore, yine gürültü koparan bir belgeselle gündemde. Yeni filmi “Sicko / Hasta” ABD’nin sağlık sistemindeki çelişki ve tutarsızlıkları o kadar sert bir şekilde ortaya koyuyor ki; bize, ‘buyurun cenaze namazına!’ demekten başka seçenek kalmıyor.“250 milyon Amerikalıdan 50 milyonunun özel sağlık sigortası yok. Ama merak etmeyin, bu film zaten sigortalı olan o 200 milyon Amerikalı hakkında.” Amerikalıların zihnini çomaklamaya bayılan belgeselci Michael Moore’un yeni belgeseli “Hasta” tam da bu cümleyle başlıyor. Her zamanki Moore üslubu: Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek… 50 milyon Amerikalının zaten herhangi bir sağlık hizmeti almasına imkân yok. Ama bakalım acaba sigortalı olan çoğunluk Amerikalının durumu ne?
Kim ne derse desin, Michael Moore, sadece kurnaz bir belgeselci değil, aynı zamanda zeki bir muhalif de. “Benim Cici Silahım”la Oscar aldığı beş sene önce sahnede “Utanın Bay Bush, utanın!” nidalarıyla haykıracak denli de cesur.
Tanımayanlara onu şöyle bir hatırlatalım. Şu sıralar gezegenimizin en popüler belgeselcisi o. Bu popülariteyi Amerikan kapitalizmine ve onun çürümüş kurumlarına ani baskınlar düzenlemek için kullanıyor. Bu yüzden seveni kadar düşmanı da fazla. Henüz ilk filmi “Roger & Me/Roger ve Ben”i 1989′da çektiğinde, memleketi olan Michigan’ın Flint kentinde General Motors’un CEO’su Roger Smith’in peşinde koşturuyordu. Şirketin tesislerinin bu mütevazı ve mazbut kente verdiği zararların hesabını sormak için…
Sık sık televizyona da iş yapan Moore’un “Awful Truth/Korkunç Gerçek” programı bir dönem bizde de yayımlanmıştı. Ne var ki, ‘suya sabuna dokunduğundan olsa gerek’ program 25′inci bölümünü göremeden yayından kaldırıldı.
1995′te şimdilik ilk ve tek konulu uzun metrajı olan “Canadian Bacon/Kanada Salamı”nı çekti. Bizim televizyonlarımızda da sık sık yayınlanan bu komedi soslu politik yergide, Amerika’nın savaştan beslenen zihniyetini taşlıyordu. Dibe vuran Amerikan ekonomisini ayağa kaldırabilmek için başkan bir an evvel bir savaşa gereksinim duyuyor, Ruslardan hırgür çıkmayınca, çareyi dost komşu Kanada’ya savaş ilan etmekte buluyordu. Hâlâ hatırlamayanlar için oyuncuları da sayalım: John Candy, Alan Alda, James Belushi, Kevin Pollak gibi komediyi de enikonu kıvırabilen aktörler cirit atıyordu filmde…
1997′de Moore, “The Big One” adlı belgeselle gözünü bir kez daha kapitalizme dikti. Şirketlerin işleyişini mercek altına alan yönetmen, mikrofonu sık sık işçilere uzatmaktan da geri durmadı.
OSCAR DA CEBİNDE!
2002′de ona belgesel dalında Oscar getirecek “Bowling for Columbine/Benim Cici Silahım”la Amerika’nın kanayan bir yarasına parmak bastı Moore: Silahlı okul baskınları… Nisan 1999′da Columbine Lisesi’ni basan iki genç öğrenci, okuldaki arkadaşlarını teker teker taramadan yalnızca birkaç saat önce bowling oynamaya gitmişlerdi… Bu rahatlığın, bu umarsızlığın arka planını Moore çok net çiziyordu. Amerika’da, hele ki 11 Eylül’den sonra yaratılan korku kültürünün ve bu kültürün üstünden palazlanan Amerikan silah sanayiinin… “George Bush’un Amerika’sında fakirler bir öncelik değildi.” diyecekti belgeselinde ve ekleyecekti: “11 Eylül’den sonra Amerika’nın sosyal problemleri korku, panik ve bir dizi önceliğin ardına itilecekti.”
Sadece filmin sonunda koskoca Amerikan efsanesi Charlton Heston’ı rezil ettiği için bile ona kızanlar vardır ama sonuçta Moore’un tek derdi, Amerikalıların gözünü açmak. Nitekim, sonraki filmi “Fahrenheit 9/11”de gemi iyice azıya aldı: 2004′teki seçimlerin arifesinde Bush yönetiminin, 11 Eylül sonrası hal ve gidişatı nasıl yüzüne gözüne bulaştırdığını sayıp dökecek ve kendisine geniş bir düşman kitlesi yaratacaktı. Bunda elbette “Fahrenheit 9/11”in 100 milyon dolar hasılat barajını aşıp dünya sinema tarihinin en popüler belgeseline dönüşmesinin payı da muhakkak vardır. Film, Tarantino önderliğindeki Cannes jürisinden Altın Palmiye kaparak bir başka açıdan daha tarih yazmıştı. Fakat beklenen olmadı ve ne yazık ki film elini sandığa gerektiği gibi sokamadı, “Fahrenheit 9/11”e rağmen Amerikan halkı, Bush yönetimine ikinci dönemini ikram etti. Sonrasını biliyorsunuz, Afganistan ve Irak’ta izlenen rezil politikalar sonucu, Amerika da dahil tüm dünya bugün istim üstünde. Moore haklı çıktıysa da yapacak bir şey yok, olan oldu!
Michael Moore’un bir yanını atlamayalım. Amerikalı belgeselcilerin pek çoğunda olan alaycı, şakacı mizaçtan o da nasibini fazlasıyla almış. Yeni filmi “Hasta”da da bunu görmek mümkün.
Henüz ilk dakikalarıyla birlikte sağlık sigortası şirketleri tarafından alenen kazıklanmış Amerikalıların acıklı hallerini tasvir ettikten sonra Moore, rotasını Amerika’nın asla hazzetmediği iki ülkeye, Fransa ve Küba’ya çeviriyor ve oradaki sağlık sisteminin röntgenini çekiyor. İki ülkenin de kusursuz işleyen, ücretsiz sağlık sistemini A’dan Z’ye tarif ettikten sonra zekice bir hamleyle Amerikalıların her daim müttefiki Britanya’ya da uğramadan edemiyor. Tekrar okyanusun öteki yakasına döndüğümüzde, doğru dürüst sağlık hizmeti alabilmek için ta Amerikalardan kalkıp kapağı Kanada’ya atan uyanık Amerikalı vatandaşların hali pürmelâlini sergiliyor bizlere. Ve en bombası: Bir grup 11 Eylül gazisiyle birlikte Guantanamo Üssü’nün yolunu tutuyor. Amerikan hükümetinin her fırsatta ‘olağan şüpheli’ olarak tuttuğu potansiyel teröristlere hep iyi bakıldığını çığırmasından hareketle, sıradan bir Amerikalının da bir teröristle aynı kalitede sağlık hizmeti alması gerektiğinden dem vuruyor Moore.
Sevin ya da nefret edin, her ülkeye bir Michael Moore lazım. Modern zamanlarda sistemin azgın dişlileri arasından vicdanlara dokunacak tek ses onun kamerasından çıkıyor.
Yeni filmi “Hasta”da Moore, yine çok canlar yakıyor!

Bizim ülkemizin Uğur Dündar’ı gibi yani bu adam.Ama bizim ülkedeki yolsuzlukları göz önüne koymak için bi tane değil bin tane Michael moore lazım
Anca toparlayabilirler